Her yerde bu taşı "sevgili bulma taşı", "kısmet açıcı" diye sığ bir aşk klişesine hapsediyorlar ya, gerçekten sinir oluyorum. Pembe Kuvars o kadar ucuz bir popüler kültür malzemesi değil. Bu taşın jeolojik mutfağında bile inanılmaz naif bir şir saklı. Laboratuvarda en derinlerine indiklerinde ne görmüşler biliyor musun? Taşın o bulutumsu, puslu pembe rengi öyle basit bir kimyasal boyadan ya da demir pasından gelmiyor. Kristal kafesin içine hapsolmuş, saç telinden binlerce kat daha ince, mikroskobik pembe borosilikat lifleri var. Yani doğa, milyonlarca yıl önce bu taşı yerin altında büyütürken, onun kalbine kelimenin tam anlamıyla pembe ipekten bağlar dokumuş. Şefkati daha atom seviyesindeyken taşın gövdesine mühürlemiş.
Mitolojisine baksan zaten orada da öyle "tatlı bir romantizm" yok, aksine çok sarsıcı ve fedakar bir hikaye var. Afrodit, sevgilisi Adonis’in bir yaban domuzu tarafından saldırıya uğradığını görünce onu kurtarmak için çalıların, dikenlerin arasından çılgınca koşuyor. Ayağı parçalanıyor, kanı Adonis’in toprağa sızan kanıyla karışıyor ve oradaki şeffaf kuvars kristallerinin üzerine damlıyor. Zeus bu saf acıya ve aşka saygı duyarak o beyaz taşları sonsuza kadar o asil pembe renge boyuyor. Yani bu taş aslında "yaralı bir kalbin, her şeye rağmen sevebilme cesaretinin" mühürlü halidir.
Bu yüzden yaydığı o kozmic frekans, sana dışarıdan birini getirmekle ilgilenmez. Onun asıl derdi sensin. Hani hep "iç çocuk" falan diyoruz ya; hayatın hoyratlığı yüzünden hırpalanmış, bir köşede kırgın unutulmuş o yanımızı bulur Pembe Kuvars. Geçmişte canımız yandığı için kalbimizin etrafına ördüğümüz o kalın beton duvarları, kırmadan dökmeden, usulca eritir. İnsanın kendine geç kalmasını, kendini sürekli eleştirmesini engeller. Göğsünün üzerine koyup uzandığında ruhuna fısıldadığı tek bir şey vardır: "Olduğun halinle tam ve kusursuzsun, sevilmeye layıksın."
Çok fedakar bir taştır bir de. Gün boyu senin o bastırdığın hüzünleri, kalp kırıklıklarını, çevreden gelen o ağır ve bencil enerjileri bir sünger gibi kendi içine çeker. Kendini feda eder yani. O yüzden onu öylece fırlatıp atmamak lazım. O yoğun mesaisinden sonra onu yormadan temizlemenin en güzel yolu, yanına kristalleşmiş ay ışığı dediğimiz o saf Selenit’i bırakmaktır. Bir de o canım ipeksi liflerini parlatmak, üstündeki o kasvetli yükü tamamen uçurmak için Peru’nun o kutsal Palo Santo tütsüsünün dumanıyla şöyle bir yıkadın mı, taş saniyeler içinde o ilk günkü saf, dingin yuvasına geri döner.














